Ermiş Antonius ve Şeytan – Gustave Flaubert

Ermiş Antonius ve Şeytan, The Temptation of Saint Anthony

Gustave Flaubert

1874

The Temptation of Saint Anthony
Joos van Craesbeeck
Evrim, Münzevilik ve Arzu / Nevzat Kaya
Evrim, Münzevilik ve Arzu / Nevzat Kaya
  • Genesis – Oluşum
  • İnsanlık tarihinin her unsurunu evrimsel bir düzleme oturtuyor.
  • Düşünsel gelişim ile tanrıya ne kadar yaklaşmak istendiğinde; bütünselliğin yitirildiğini, bölük pörçük atomizasyona gidildiğini görüyoruz.
  • İyilik isteyip ——-kötüde kendini bulma (modern bireyin yolcuğu bu)
  • Başkalarının inancını eleştirmek en kolay şey.
  • Sırf kendi inanmadığı için başkalarının inançlarını aşağılamak, küçük görmek çok ahmakça bir yaklaşımdır.
  • Klasik estetik anlayışı yıkılıyor. İdealizm ile vedalaşıyor.
  • Ne kadar süperegoya yatırım yapılırsa id o kadar derinleşir.
  • Ne kadar kutsal olmaya çalışılırsa, şeytanın tuzakları daha korkunç, daha adice, sinsice olur.
  • Kim hiddetli bir şekilde bir şeyden bahsediyorsa onun ayna sureti/tam tersi çoktan o kişide derinleşmiştir. (en çok ben yalan söylemem diyen yalan söyler.)

Önsöz

Bu kitapta yepyeni bir biçim denemesi yapıyor Flaubert. Ne roman denebilir buna, ne de tiyatro. Daha sinema bulunmadan düpedüz bir senaryo karşısındayız. (syf. vi)

İnsanın içindeki inanma özlemi bütün tanrılardan daha güçlüdür demek istiyor Flaubert, bir şey demek istiyorsa eğer bu kitapta. (syf. vi)

…ünlü Felemenk ressamı Bruegel’in Antonius’un Şeytan’la savaşını türlü ayrıntılarıyla gösteren tablosu. (syf. vii)

https://www.nga.gov/collection/art-object-page.41602.html

…Şeytan’la Antonius arasındaki tartışma, hiç bir din adamının hoş görmeyeceği kadar inanç sarsıcıdır. (syf. ix)

1.

Arius: Arianizmin kurucusu, üçüncü yüzyılda yaşamış. Ariusçular Üçleme’nin üç kişisini eşit saymazlar: Oğul, Baba’nın yarattığı bir varlık olarak O’nun buyruğuna bağlıdır. (syf. 3)

Nasıl ayartmayı umuyordu onu? Şeytan da İsa’yı ayartmaya kalktı ya! Ama İsa savaşı kazandı, çünkü bir Tanrı’ydı o; Süleyman da belki büyücülük bilimiyle kazandı. Yüce bir bilimdir o bilim! Çünkü bir filozofun anlattığı gibi, dünya öyle bir bütündür ki bütün parçaları, bir tek bedenin örgenleri gibi birbirini etkiler. Her şeyin yaratılışındaki sevgileri ve tepkilerini bilmektedir iş, sonra da onları harekete getirmekte… Varlığın değişmez gibi görünen düzenini değiştirebilir öyleyse insan? (syf. 9.)

-sen bilgeliği avcunda tuttuğunu mu sanıyorsun? (syf. 41)

-Tanrı’yı anlama çabaları, senin O’nu yumuşatmak için başvurduğun nefis körletmelerinden üstündür. (syf. 41)

-Ermiş Paulus, origenes, daha birçokları Kitap dediğini harfi harfine almıyorlar; Kitap birtakım gizli dersler dolu masalımsı benzetler haline getirilince de küçük bir azınlığın malı oluyor ve açıklığı yok oluyor ortadan doğruluğun. Ne yapmalı? (syf. 42)

-Öyleyse ne diye kölelik edersin Tanrı’ya? (syf. 44)

-Göksel dünya yukarı uçta, ölümlü dünya aşağı uçtadır. İki melek tutar onu: Biri Splenditenens, öteki altı yüzlü omophoros.

Göklerin en tepesinde kılı kıpırdamaz tanrılar vardır; altında Tanrı’nın Oğlu ve Karanlıkların Sultanı Karşı karşıyadır.

Karanlıklar kendi ülkesine kadar ilerleyince, Tanrı özünden bir maya çıkardı ve bundan ilk insan türedi. Tanrı beş unsurla çevreledi onu. Ama karanlığın ecinnileri bir parçasını çaldılar, bu parça da ruhtu.

Bir tek ruh vardır, ve yayılmıştır bütün evrene, bir ırmağın suları nasıl kollara bölünürse. Ruhtur rüzgarda içini çeken, kesilen mermerde gıcırdayan, denizin sesinde gürleyen, incir yaprakları koparılınca sütten gözyaşlarıyla ağlayan.

Bu dünyayı bırakan ruhlar yıldızlara doğru göç ederler, birer canlı varlık olan yıldızlara. (syf. 49)

Ruhlar bedenlerden daha iyi sarılabilirler birbirlerine. (syf. 60)

… Bunları bilmek kurtuluşum için yararlı olacaksa, isterim. (syf. 91)

”Çünkü Tanrı korkunç yaptıysa seni, bana da yürek verdi” dedim. (syf. 101)

Öyle korkuyor ki tanrılardan, anlayamaz oluyor hiçbirini! Kendi Tanrısını da kıskanç bir kral düzeyine indiriyor! (syf. 107)

Ne budala olmalı insan bunlara tapmak için! (syf. 110)

Ama tanrılar hep işkence isteyegelmiştir. Seninki bile bak ne hallere… (syf. 111)

HILARION: Onlarla gerçek Tanrı arasında… zaman zaman… bazı benzerlikler var gibi gelmiyor mu sana?

ANTONIUS: Şeytan’ın bir kurnazlığı bu, inananları ayartmak için. Güçlülere düşünce yoluyla, ötekilere beden yoluyla saldırıyor.

HILARION: Ama şehvet azgınlığa vardı mı, nefse eziyet oluyor bir çeşit, çıkarsızca. Çılgınca sevişme bedenin çökmesini hızlandırıyor, ve güçsüzlüğüyle, erişilmezin enginliğini belirtmiş oluyor.

ANTONIUS: Bana ne bundan! Yüreğim bunalıyor benim bu hayvansı tanrılar karşısında, işleri güçleri et paralamak, haram döşeklerinde yatmak!

HILARION: Unutma, Kitap’ta neler var seni isyan ettiren, iyi anlayamadığın için. Onun gibi, bu tanrılar da, suçlu görünüşleri altında doğruyu saklayabilir. (syf. 133)

iklil: süslü tac. (syf. 134)

… Bizim tanrısal Üçlem’i Samotrakhe’deki gizli dinsel törenlerde, vaftizi İsis’te, İsa’nın kendini feda edip insanlığı kurtarışını Mithra’da, bir tanrının şehir edilmesini Bakkhos şenliklerinde bulabilirsin. Proserpin Meryem’dşr!.. Aristeus, İsa! (syf. 137)

ŞEYTAN: Güneş hiçbir zaman yatmaz.

Bu ses şaşırtmaz Antonius’u. Düşüncesinin bir yankısı gibi gelir ona – belleğinden gelen bir karşılık gibi.

Derken yeryüzü toparlak bir biçim alır; ve Antonius bakar ki Dünya, mavilikler ortasında, bir yandan kutupları üstünde dönerken bir yandan da Güneş’in çevresinde dönüyor.

Demek evrenin merkezi değil dünya? İnsan gururu, haddini bil! (syf. 156)

ŞEYTAN: Amaç yok! Tanrının bir amacı nasıl olabilir? Hangi yaşantıdan edinebilirdi bunu, hangi düşünceyle seçebilirdi? Başlangıçtan önce eyleme geçemezdi bu amaç, şimdiyse gereksiz olurdu. (syf. 158)

ŞEYTAN: Ama Tanrı’da birçok istem eylemleri görmek, birçok nedenler de görmek ve birliğini yıkmak olur.

Tanrı’nın istemi özünden ayrılamaz. Başka bir özü olamayacağı için başka bir istemi de olamazdı; ve madem varlığının önü sonu yok, eyleminin de önü sonu yoktur. (syf. 159)

ŞEYTAN: Boşluk yok! Hiçlik yok! Her yerde, uzayın değişmez yüzü üstünde devinen cisimler var; ve uzay sınırlı olsa uzay olamayacağı, cisim olacağı için, sınırsızdır! (syf. 159)

ŞEYTAN: …ve Uzay Tanrı’nın varlığı içindedir; bir mekan parçası değildir çünkü, şu ya da bu büyüklük değil, enginliğin ta kendisidir. (syf. 159)

ŞEYTAN: Neden olmasın? Bilebilir misin Tanrı’nın nerede bittiğini? (syf. 160)

ŞEYTAN: Öyleyken, yumuşatmaya kalkıyorsun O’nu! Konuşuyorsun O’nunla; birtakım erdemlerle donatıyorsun bile O’nu, iyilik, doğruluk, esirgeyicilik gibi, bütün yetkinlikleri görecek yerde onda.

Ötesinde bir şey düşünmek, Tanrı’yı Tanrı’nın ötesinde, varlığı varlığın ötesinde düşünmek olur. Demek ki tek varlık, tek cevherdir Tanrı.

Eğer Cevher bölünebilseydi, niteliğini yitirirdi, kendisi olmazdı, Tanrı kalmazdı artık. Demek sonsuzluk gibi bölünmezdir O da – ve bir bedeni olsa, parçalardan kurulu olurdu, sonsuz olmazdı o zaman. Demek bir kimse değildir Tanrı! (syf. 160)

Tanrı’ın Tanrı olmamasını dilemektesin; çünkü sevgi öfke ya da acıma duyabilse, bir yetkinlikten daha büyük ya da daha küçük bir yetkinliğe geçerdi. Bir duyguya inemez O, bir biçime sığamaz. (syf. 160)

Mutlu erenlerle, değil mi? – Mutlak varlığı kapsayan daracık bir yerde sonlunun sonsuzu tadacağı zaman! (ironi yapıyor) (syf. 161)

Senin aklının gerektirdiği varlıkların yasası mı oluyor? Kötü umurunda değildir elbet Tanrı’nın, dünya kötülüklerle dolu olduğuna göre!

Güçsüzlüğünden mi katlanıyor kötüye, ya da zalimliğinden mi sürdürüyor onu?

Sanır mısın ki, durmadan düzeltmeye uğraşıyor dünyayı kusurlu bir yapıt gibi, gözetliyor bütün varlıkların kımıltılarını, kelebeğin uçuşundan insanın düşünmesine kadar?

Evreni yarattıysa bilge olması gereksizdir. Tanrı’da bilgelik denen şey varsa evrenin yaradılışı bozuk demektir.

Ama iyi kötü seni ilgilendirir yalnız – gündüzle gece gibi, acıyla tatlı gibi, ölüm ve doğum gibi; uzayın bir köşesine, belli bir çevreye, özel bir yarara bağlı şeyler bunlar. Yalnız sonsuzluk sürekli olduğuna göre, Sonsuzluk var – ve işte o kadar! (syf. 161)

Ama her şey başına kafanın aracılığıyla geliyor yalnız. Çukur bir ayna gibi nesnelerin biçimini bozuyor kafan – hiç bir araç yok elinde gördüklerinin doğruluğunu kesinlikle bilmen için.

Evreni bütün genişliğinle bilmeyeceksin hiçbir zaman; onun için nedeni üstüne bir düşünceye varamazsın, doğru bir Tanrı kavramın olamaz, evrenin sonsuz olduğunu bile söyleyemezsin – çünkü ondan önce Sonsuz’u tanıman gerekir!

BİÇİM belki de duyularının bir yanılgısıdır, CEVHER düşüncenin bir kuruntusu.

Yok eğer, dünya her şeyin durmayan bir akışı olduğu için görünüş, dediğimin tam tersine, en doğru olan şeyse, sanrı tek gerçekse o başka.

Ama gördüğünden emin misin? Yaşadığından bile emin misin? Belki de hiçbir şey yok!

(…)

Bana tapsana sen! Lanetle o Tanrı dediğin kuruntuyu! (syf. 162)

Ah Çılgınlık! Çılgınlık! Suç benim mi? Dua etmek dayanılmaz bir işkence gibi geliyor bana! Yüreğim bir taştan daha katı! Eskiden sevgiyle dolup taşardı!..

Kumlar, sabah sabah, bir buhurdanın tütsüleri gibiydi ufukta; gün batarken ateşçiçekleri açardı salibin üstünde ve gece yarılarında, çok kez, canlı, cansız bütün varlıklar, aynı sessizlik içinde, içlerine kapanıp Yaradan’a tapınıyorlardı benimle. Ah! o duaların büyüsü, o kendinden geçmelerin mutluluğu, göğün armağanları, ne oldu size, neredesiniz? (syf. 164)

YAŞLI KADIN: Bir yaptın mı bunu Tanrı’yla eşit oluyorsun, düşün! O seni yaratmış, sen yıkıyorsun O’nun yaptığını, korkusuzca, ögürce, Ephesos’taki Artemis tapınağını yakarken Erostratos’un duyduğu haz bundan üstün değildi. Hem sonra bedenin yeterince oyun oynadı ruhuna, öcünü alırsın artık sen de Acı çekecek değilsin. Çabucak olur biter. Neden kokuyorsun! Geniş bir kara delik! Bomboş, belki de? (syf. 166)

…göz kapakları öylesine bitkin kapanıyor ki kadını kör sanabilir insan. 🙂 (syf. 166)

ÖLÜM: Hemen ya da biraz sonra, önemi yok! Benimsin sen, güneşler, halklar, şehirler, krallar, dağların karları, kırların otları gibi. Atmacadan yüksek uçarım ben, ceylandan daha hızlı koşarım, umudu bile yakalarım! Tanrı’nın oğlunu bile yenmişim ben!

ŞEHVET: Karşı koma; gücüm dünyayı sarar benim! Ormanlar benim soluğumla uğuldar, benim kabarmalarımla depreşir dalgalar. Erdemi, yiğitliği, acımayı eritir ağzımın güzel kokusu. İnsan oğlunu adım adım izlerim – ve mezarının eşiğinde bile döner bakar bana! (syf. 168)

(…)

Ama Cevher tek olduğu halde biçimler niçin değişik?

Bir yerlerde asli suretler olsa gerek, bedenleri sadece birer görüntü olan suretler. Onları görebilse insan, kavrar maddeyle düşüncenin bağlantısını, ki Varlık da odur zaten. (syf. 170)

Sırrımı saklıyorum da ondan! Düşüncelere dalıyor, hesaplar yapıyorum.

Deni yatağına döner, başaklar rüzgarda sallanır, kervanlar geçer, tozlar savrulur, kentler yıkılır – benim bakışımsa, hiçbir şeye takılmadan ulaşılmaz enginlere dikili kalır geçip arasından her şeyin. (syf. 172)

Antonius iki eliyle yüreğini bastırır. Bu müzik ruhunu alıp götürecek gibi gelir ona. (syf. 176)

Kendinden geçerek:

Ne mutluluk! Ne mutluluk bu! Hayatın doğuşunu gördüm, devinmenin başladığını gördüm. Kan öyle zorluyor ki damarlarımı, koparacak. Uçmak, yüzmek, havlamak, böğürmek, ulumak istiyorum. Kanatlar takınmak, kaplumbağa gibi, ağaç gibi kabuk bağlamak istiyorum, duman üfürmek, bir hortum taşımak, bedenimi eğip bükmek, her yana dağılmak, her şeyde olmak, kokularla savrulmak, bitkiler gibi gelişmek, ses gibi titreşmek, ışık gibi parlamak, bütün biçimlerin içine sokulmak, her atoma işlemek, maddenin dibine inmek – madde olmak. (syf. 181)

-son-